Tasarrufun İptali Davalarında Muvazaa İddiası ve Alacağın Muacceliyetinin Etkisi | İzmir İcra Hukuku




Tasarrufun iptali davalarında en sık karşılaşılan tartışmalardan biri, borçlunun malvarlığını devretmesinin gerçekten geçerli bir işlem mi yoksa alacaklıdan mal kaçırma amacı taşıyan muvazaalı bir işlem mi olduğudur. Özellikle alacağın henüz muaccel olmadığı veya kesinleşmediği durumlarda, muvazaa iddiasının ileri sürülüp sürülemeyeceği uygulamada önem taşımaktadır.
Bu yazıda, tasarrufun iptali davalarında muvazaa iddiasının hukuki niteliği, İcra ve İflas Kanunu hükümleriyle ilişkisi ve alacağın muaccel olup olmamasının davaya etkisi değerlendirilmektedir.
Muvazaa iddiasının temel dayanağı Türk Borçlar Kanunu’nun 19. maddesidir. Bu düzenlemeye göre bir sözleşmenin türü ve içeriği belirlenirken, tarafların kullandıkları sözcüklerden ziyade gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.
Tasarrufun iptali davaları ise İcra ve İflas Kanunu’nun 277 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Bu hükümler; ivazsız tasarruflar, aciz nedeniyle butlan ve zarar verme kastı gibi özel iptal nedenlerini içermektedir.
Ancak Yargıtay uygulamasında, İİK m. 277 ve devamındaki özel iptal davası hükümlerinin varlığı, alacaklının genel hükümlere yani TBK m. 19’a dayalı muvazaa davası açmasına engel görülmemektedir.
Yargıtay kararlarında, muvazaa iddiasının tasarrufun iptali davalarında bağımsız bir hukuki dayanak oluşturabileceği kabul edilmektedir.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 28.12.2016 tarihli, 2016/18181 Esas, 2016/12061 Karar sayılı kararında, İİK kapsamında iptal davası açma hakkının, davacının genel hükümlere dayalı muvazaa davası açmasına engel olmadığı kabul edilmiştir.
Benzer şekilde Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 21.03.2016 tarihli, 2014/7529 Esas, 2016/3586 Karar sayılı kararında da muvazaa iddiasının TBK m. 19 kapsamında ayrıca değerlendirilebileceği belirtilmiştir.
İİK m. 277 ve devamına dayalı tasarrufun iptali davalarında kural olarak icra takibi yapılması ve aciz belgesi alınması gibi bazı ön koşullar aranabilmektedir.
Buna karşılık, TBK m. 19’a dayalı muvazaa iddiasında bu şartlar aynı şekilde aranmaz. Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 13.05.2019 tarihli, 2016/19667 Esas, 2019/5989 Karar sayılı kararı ile Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 24.06.2024 tarihli, 2021/25841 Esas, 2024/6325 Karar sayılı kararlarında, muvazaaya dayalı davalarda icra takibi ve aciz belgesi şartının aranmayacağı kabul edilmiştir.
Aynı şekilde Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 08.05.2019 tarihli, 2016/8310 Esas, 2019/5716 Karar sayılı kararında, İİK m. 284’te düzenlenen 5 yıllık hak düşürücü sürenin TBK m. 19’a dayalı muvazaa iddialarında uygulanmayacağı belirtilmiştir.
Muvazaa iddiasının kabul edilebilmesi için yalnızca işlemin muvazaalı olduğunun ileri sürülmesi yeterli değildir. Davacının, işlem yapan borçludan gerçek bir alacağının bulunması ve işlemin bu alacağın tahsilini engellemek amacıyla yapıldığını ortaya koyması gerekir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 10.12.2019 tarihli, 2018/378 Esas, 2019/1329 Karar sayılı kararında, muvazaa iddiası bakımından davacının gerçek bir alacağının varlığı ve işlemin alacağın tahsilini engelleme amacı taşıması gerektiği vurgulanmıştır.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 25.10.2021 tarihli, 2020/1885 Esas, 2021/7417 Karar sayılı kararında ise muvazaa iddiasının somut delillerle desteklenmesi gerektiği ifade edilmiştir. Bu kapsamda taraflar arasındaki organik bağ, satış bedeli ile gerçek değer arasındaki fark, işlemin zamanı ve tarafların davranışları önem taşıyabilmektedir.
Tasarrufun iptali ve muvazaa davalarında önemli ayrımlardan biri, alacağın tasarruf anında doğmuş olup olmadığıdır.
Kural olarak iptali istenen işlemin borcun doğumundan sonra yapılmış olması gerekir. Borç henüz doğmadan önce yapılan tasarruflar bakımından muvazaa iddiası her durumda dinlenmeyebilir.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 15.03.2016 tarihli, 2014/12995 Esas, 2016/3258 Karar sayılı kararında, borcun doğumundan önce yapılan tasarruflar bakımından muvazaa iddiasının kural olarak kabul edilmeyeceği belirtilmiştir.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 21.03.2017 tarihli, 2015/2453 Esas, 2017/3010 Karar sayılı kararında da kredi sözleşmesi imzalanmadan önce yapılan tasarruflar bakımından muvazaa iddiasının dinlenemeyeceği değerlendirilmiştir.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 14.05.2025 tarihli, 2022/15298 Esas, 2025/7783 Karar sayılı kararında ise haksız fiilden kaynaklanan borçlarda, haksız fiil tarihinden önce yapılan tasarrufların muvazaa iddiasına konu edilemeyeceği belirtilmiştir.
Alacağın hukuki temeli tasarruf tarihinde mevcutsa, alacağın henüz muaccel olmaması veya kesinleşmemiş olması muvazaa iddiasını tek başına geçersiz hale getirmez.
Örneğin boşanma davası açıldıktan sonra yapılan taşınmaz devirlerinde, nafaka veya tazminat alacağı henüz hüküm altına alınmamış olsa bile, muvazaa iddiası değerlendirilebilmektedir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.02.2021 tarihli, 2017/1446 Esas, 2021/65 Karar sayılı kararı ile Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 24.11.2015 tarihli, 2015/15158 Esas, 2015/12636 Karar sayılı kararında bu yönde değerlendirmeler yapılmıştır.
Bu tür durumlarda mahkemeler, alacağın varlığına ilişkin davaların sonucunu beklemeli; alacak kesinleştiği takdirde muvazaa incelemesini buna göre yapmalıdır. Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 28.09.2009 tarihli, 2009/6788 Esas, 2009/5741 Karar sayılı kararı ile 18.04.2018 tarihli, 2015/17759 Esas, 2018/4283 Karar sayılı kararı bu yaklaşımı desteklemektedir.
Muvazaa tespit edildiğinde işlem tamamen klasik anlamda iptal edilmek yerine, alacaklıya İİK m. 283/1 hükmü kıyasen uygulanarak alacağıyla sınırlı şekilde haciz ve satış isteme yetkisi verilebilmektedir.
Bu çözüm, özellikle taşınmaz devri gibi işlemlerde alacaklının doğrudan takip ve tahsil imkânı elde etmesi bakımından önemlidir.
Tasarrufun iptali davalarında muvazaa iddiası, İİK m. 277 ve devamındaki özel şartlara bağlı olmaksızın TBK m. 19 kapsamında bağımsız bir dava dayanağı oluşturabilir.
Ancak muvazaa iddiasının kabulü için alacağın gerçekliği, işlemin alacağın tahsilini engelleme amacı, taraflar arasındaki ilişki ve işlemin somut koşulları birlikte değerlendirilmelidir.
Alacağın tasarruf tarihinde henüz muaccel veya kesinleşmiş olmaması tek başına davaya engel değildir. Önemli olan, alacağın hukuki temelinin tasarruf tarihinde mevcut olup olmadığıdır. Buna karşılık, alacağın tasarruftan sonra doğduğu durumlarda muvazaa iddiasının dinlenmesi mümkün olmayabilir.
Vural & Keskin & Yıldırım Hukuk Bürosu olarak İzmir’de icra hukuku, tasarrufun iptali davaları ve muvazaa iddialarına ilişkin güncel hukuki gelişmeleri paylaşmaya devam etmekteyiz.
Randevu almak için hemen iletişime geçin. Uzman avukatlarımız size yardımcı olmak için hazır.
Bize Ulaşın